Her Şeyi En İyi Bilen Kişi Olmak

Ne zaman bir bilginin öğreniminden, eğitimden laf açılsa konu hep “Artık yeni şeyler öğrenmek çok kolay, elimizin altında internet var” sonucuna bağlanır. Kağıt üzerinde bakıldığında doğrudur da. Bilgi varlığımız, her geçen gün devasa bir hızla katlanarak artmaya devam ediyor. Peki çevremizde sürekli artmakta olan düzenli, düzensiz bilgi yığınlarından biz faydalanabiliyor muyuz? Belki de basitçe şöyle sormak gerekiyor; biz bilgimizi gerçekten arttırabildik mi?

İçinde bulunduğumuz şartlara karşı “adamlar yapmış abi” bakış açısıyla uzaktan seyretmeye; ilmini, süreçlerini bilmediğimiz imkanları bilgin bir tavırla sahiplenmeye başladığımızda, öğrenmeye karşı kendimizi kapatmaya başlıyoruz. Her şeyi bilen profili kendimize karakter edinerek kurtulması zor bir hastalığa adım atıyoruz. Çok bilsek de yeni bir şeyler öğrenebilmek için bilmediklerimize odaklanmamız lazım. İnsan ancak bilmediğini öğrenebilir, onun haricinde kendine bir şey katamaz.

Bildiklerimizden ziyade bildiklerimizin getirdiği saygınlığı ön planda tutunca ister istemez sadece saygın olduğumuz civarda bulunmayı tercih ediyoruz. Kendimizi; övgü topladığımız, mertebe edinebildiğimiz bilgilerin çerçevesine sıkıştırmak durumunda kalıyoruz. Ne katabildik kendimize? Hiçbir şey. Yerimizde sayıyoruz. Bu yanlış yönlendirmenin ve sıkışmışlığın farkına varamazsak bilgilerimizin son kullanma tarihini beklemeye başlıyoruz. Övgüye değer kaldığımız sürece günbegün yaşlanmaya ve geri kalmaya devam ediyoruz. Biz kendi iç dünyamızda yalnızlaştıkça, bizi mutlu eden küçük çevre içerisinde kaldıkça ne yazık ki bu ölü toprağını asla üstümüzden atamıyoruz. Birçoğumuz sadece kendi düşüncesindeki insanları takip eden, istediği her şey olsun isteyen huysuz ihtiyarlara dönüşüyoruz.

Her şeyi bilmek hastalığı, sosyal hayatın birçok alanında karşımıza çıkabiliyor. Bu meseleye genelgeçer bir çözüm üretmek mümkün değil ancak kendimize farkındalık oluşturması açısından günlük hayattaki iletişimlerimizi değerlendirme altına alabiliriz. Sadece sevdiğimiz, bildiğimiz yada bilmeyi sevdiğimiz şeylere odaklanmadan, -amiyane tabirle- konfor alanlarımızı biraz terketmemiz gerekiyor. Kendimizi bazen zora sokup, hakkında hiçbir şey bilmediğimiz konulara karşı çekingenliğimizi bitirmeliyiz. Bilmediklerimiz hakkında mükemmelliyetçi yaklaşıp, onları gözümüzde büyüttükçe; bilgiyle aramıza mesafeler koymaya devam edeceğiz. Bir işte ustalaşmak için öncelikle o işin acemisi olarak başlamak lazım. Kendimize değer katmak için bildiklerimizin konforundan vazgeçip bilmediklerimizin acemiliğini tatmalıyız.

Eğer 25 yıl boyunca aynı bilgi birikimiyle yaşayıp, kendine değer katmadan da mutlu olabiliyorsan kendini kandırıyorsun. Bir gün her şeyi bilmek ‘memurluğuna’ yakalandığın ortamdan ayrılmak durumunda kalırsan işte o zaman afallayacaksın. How to sell drugs online (fast) isimli Netflix dizisinin 1. sezon 6. bölümünün ismi şöyle:

Odadaki en zeki insansan yanlış odadasın demektir.

Bugün içerisinde olduğun odanın şekli yarın değişebilir.

Odadakiler değişebilir.

Hatta oda, yok olabilir… Hazır mısın?

Bildiğim bir şarkının daha öncesinde bilmediğim bir yorumu 😀 Benden sana gelsin.

Yoğunluğun İçinden

Taslaklarda bekleyen bir sürü yarım kalmış yazı içerisinden hiçbirini tamamlamak içinden gelmedi. Yeni bir yazıya başlamak istedim. Sıfırdan, tertemiz.

Çoğu zaman hızlı karar veren bir yapım var. Kafamdaki filtreleri fazla yormadan hareket odaklı yaşarım. Şu sıralar hareket yoğunluğumun arttığı bir dönem geçiriyorum. Yapmakta olduğum şeyler beni zincirleme iş yığınlarına doğru götürüyor. Çoğu zaman karar vermek için fırsatım dahi olmuyor. Katlanarak artan sorumluluklarımı yerine getirirken kendimden çok fazla ödün veriyorum. Sanırım karar verme konusunda bazı yanlış kararlar aldım 🙂

Bununla başa çıkmak için kendime bir yol haritası belirledim. Öncelikle bazı şeyleri sıfırlamam gerekti. Sosyal medya başta olmak üzere takip etmek zorunda hissettiğim her şeyi sıfırladım. Anlık takipler yerine kendime belirlediğim bir zaman dilimi içerisinde göz atmam gereken bütün gelişmeleri takip ediyorum. Bunun sebebi ise bildirimlerin hayatımda ciddi yer edinmesi. Her ne kadar bildirimlerin hayatıma kolaylık kattığını düşünsem de odaklanmam gereken işlerden beni alıkoyduğunu ve verimli çalışma süremi azalttığını gözlemledim. Bu takip hastalığının bir üst boyutuna FOMO deniyormuş (https://www.btider.org.tr/blogicerik/fomo-fear-of-missing-out).

Yoğunluğu belli bir düzene kanalize etmek içinse benim çözümüm, herhangi bir işle alakalı her gelişmeyi sanal ajandama kaydetmek. Her şeyi not etmek insanın hayatına bir kontrol hissi veriyor. Galiba ihtiyacım olan en önemli şeylerden biri buydu, çok mutluyum. İşle alakalı notlarımı aldığım uygulama Trello. Trello ile kanban tarzı basit bir modelle notlarımı alıyorum. Verimliliği gözle görülür derecede arttırdığını hissedebiliyorum.

Kanban hakkında açıklayıcı bir video. (Barış Özcan)

İşlerin çığrından çıkmaması için en güzel çözümlerden birisi de her işi kabul etmemek. Her sorumluluğu kabul etmek odak noktamı kaybetmeme neden oluyor. Kafamdaki kişisel gelişimcinin sesini kısarak işe başladım. “Sen yaparsın! Aslansın aslan!” hiçbir işin motivasyonu olamaz. Bir işi yapabilecek kabiliyette olmam, benim o sorumluluğu almam için yeterli bir sebep değil. O işin sorumluluğunu aldığımda başta halihazırdaki diğer sorumluluklarım olmak üzere hayatımdaki birçok değişkeni gözden geçirmem gerekli.

Kafam her zaman birşeylerle doluyken iyi bir yazılım üretmem veya iyi bir tasarım ortaya çıkarmam mümkün değil. Bu yüzden aldığım sorumlulukları sınıflandırarak ve azaltarak kendim için harcadığım vakti arttırmayı planlıyorum. Okuma listem, sadece mesleğimle alakalı olsun istemiyorum. Plansız programsız geziler istemiyorum. Gitmek istediğim yerlere gitmek için tatil planlamak istiyorum. Mümkünse e-posta kutumu hiç açmadan birkaç gün geçirmek istiyorum.

Hayallerime ulaşabilmek için işlerime dönmeliyim 😀 Sabırla okuduğun için sağol. O zaman bu şarkı sana:

Machineheart ft Vanic – Circles

Kendimi Tanıtayım, Ben Enes

Merhaba, ben Enes 🖐

Hayatın keşmekeşine kendimi fazlaca kaptırmış bir yazılımcıyım. İnternet mecrasının henüz dutluk olduğu dönemlerde bu blog, birçok farklı tasarımla ve yazıyla tekrar tekrar kuruldu, bir hevesle yaşamaya devam etti ve en sonunda unutulup kapandı. Şimdiyse uzun zamandır yazmamamın gerginliği ile bilgisayar başına oturup tekrar yaşatmaya çalışacağım.

Okunabilecek şeyler yazmaya başladığımda 18 yaşındaydım. Aylık yayımlanan bir derginin bilişim sayfası için yazdım. Her ay dergi için uygun içerikler hazırlamak, sıkıcı bir döngü haline gelmeye başladığında yazmayı bıraktım. O dönemlerde sadece kendim için yazdığım birçok şeyi de bıraktım, pişmanım. Yıllarca yanlış bir karar verdiğimi düşünüp durdum. Nihayet bugünden itibaren itibaren tekrar duygularımı, düşüncelerimi, tecrübelerimi yazarak paylaşacağım.

18 yaşımdan bugüne kadar da yazdıklarımla derdimi bilgisayarıma anlatmaya çalıştım, yazılım konusunda kendimi geliştirerek bunu mesleğim haline getirdim 😁 Web/Mobil yazılımları üretiyorum ve daha bir sürü şey… Hayat amaçlarımdan bazılarını gerçekleştirdim ve daha birçoğu da gerçekleştirilmek üzere listemde bekliyor. Özellikle şu sıralar işimden başka hiçbir şeye vakit ayıramaz oldum. Yazılımla yatıp, yazılımla kalkıyorum. Bugüne kadar yazılımlarımı geliştirirken çözüm bulamadığım sorunları; yazanlardan, paylaşanlardan faydalanarak çözebildim. Paylaşan tarafa geçmenin vaktinin geldiğini fark ettim. Blogumda ve birkaç farklı alanda yazacağım.

Bu sefer yazarlık mesleğim değil, editörüm yok 😊 Beğenilme kaygısı taşımıyorum. Sadece dönüp bakabileceğim cümlelerim olmasını istiyorum. Elbette paylaştıklarımı okuyabildiğin için de mutluyum. Bana yalnız olduğumu hissettirmediğin için teşekkürler.